Outdoor Türkiye

BİNİCİLİK

1376

Ben bir beyaz yakalıyım. Evet… Hani şu bütün çalışma saatlerini ofiste, bilgisayar ekranına bakarak geçiren ve bir masa başında tüm gününü eritip dört duvar arasına hapsolanlardan. Bu çıkmazdan kurtulmak istiyordum. Her gün aynı saatte kalkıp, aynı serviste aynı insanlara günaydın demekten ve servisin hep aynı koltuğunda beni tüm günümü geçireceğim o odaya götüren 25 dakikalık yolculuktan… Benzer günleri ardı ardına yaşamak bunaltmıştı beni. Sanki her gün aynı şekilde birbirinin peşi sıra geçiyordu hiçbir fark olmaksızın. Bazı rutinler çalışma hayatının getirdikleriydi ve bunlarla başa çıkmak zorundaydım. Peki ya mesai sonrası arta kalan zaman dilimi? İşte bu kısır döngüyü kırmak, bu kapalı fanus içinden biraz da olsa kafamı çıkarıp nefes alabilmek benim elimdeydi.

Ne zamandır bir binicilik kursuna başlamayı düşünüyordum ama üzerimdeki atalete yenik düşüyordum genelde. Dönüp duran gün çarkının dışına çıktım ve her şeyin taze başlangıcı olacak o pazartesi gününü beklemeden Ankara’da binicilik kurslarına dair internetten araştırmalar yaptım. Eğitim veren belli başlı merkezler vardı. Birçoğuyla kurs saatleri, programları, ücretleri, eğitim veren hocalarına dair telefonda görüşmeler yaptım ve bilgiler aldım. Büyükşehirde yaşamanın getirdiği zorluklardan biri de ulaşım sorunuydu. Ben de evime yakın olan bir park içine kurulmuş binicilik merkezinde karar kıldım. Bu defa yüz yüze görüşmek ve kayıt işlemlerimi tamamlamak üzere merkeze gittim. Orada karşılaştığım görevlilerin yaklaşımı, atların arasında dolaşmak ve farklı bir hava teneffüs etmek beni daha bir heyecanlandırmıştı. Kurs gününü kararlaştırdık ama o günü beklemek de benim için ayrı bir dert oldu. Bir çocuğun, o an açmaması gereken bir hediye paketinin başında geçmek bilmez dakikaları saydığı ve heyecandan çıldırdığı gibi ben de sabırsızlıkla bekledim.

Sonunda o gün gelip çatmıştı ve mesai sonrasında koşar adım attım kendimi eğitim merkezine, bir önceki akşamdan hazırladığım ve içi Sezar ile buluşmamda giyeceğim kıyafetlerle dolu olan çantamla birlikte. Daha önce Sezar ile tanışma imkânım olmamıştı ne yazık ki. Sadece, uzaktan bir el sallayabilmişim ona. Bu defa, kendisine ayrılan bölümden, ki biz biniciler box deriz ?, tüm heybetiyle çıkageldi. Ağır ağır tüm asilliğiyle yürüyordu ve karşımdaydı işte… Siyaha çalan parlak kıllarıyla hemen fark ediliyordu. Zannederim İngiliz genlerine de sahipti kendisi. Manej içerisinde tanıştık onunla. “Merhaba Sezar!” diyerek kendimi tanıttım önce sonra sıcak bir dokunuşla sevdim kendisini. Biraz ürkek, biraz da heyecanlıydı ellerim. Başını salladı hafifçe, o İngiliz asilliğine halel getirmeyecek şekilde.

Sırtımda yelek ve başımda togumla bir uzaylı gibiydim sanki o an manej içerisinde çünkü çok yabancıydım kendime o dakikalarda. Daha önce sadece köyümüzde yakınlık kurmuştum bu güzel ve asil canlılarla ve bir de erkeklere has olarak tertiplenen o özel törende. J Zaten zorlanıyordum hareket etmekte bir de hocamın “Hadi bakalım!” sesi duyuldu arkadan. Bu kocaman cüsseli olan ata binecektim ama hayli zor görünüyordu. Düşünün ki bu iş için hazırlanan üç basamaklı koca bir merdiven önümde duruyordu. Kurallar gereği atıma sol tarafından yaklaşmış, dizginlerini tutmuş ve önce sol ayağımı üzengilere yerleştirerek çıkmıştım yukarı. Kalbimin atımları hızlanmıştı ve sanki daha sesli çarpıyordu artık. Sezar ise tüm sakinliği ve her zamanki işini yapar vaziyetiyle arz-ı endam ediyordu.

Tekrar Sezar’ın başını sevdim biraz korkak, biraz da içimden çağlayıp gelen coşkuyu sakinleştirir halde. Kocaman hayvanı sanki küçük bir köpeği sever gibi mıncırmak istiyordum çünkü. Sezar da bu tatlı telaşı anlamış olacak ki hocamın komutu sonrasında ufak adımlarla sakince ilerlemeye başladı. Allah’ım ne güzel bir andı öyle. Sanki “adeta” yürüyüş şeklinde değil de dörtnala gidiyordu Sezar. Ben öyle uçar gibiydim işte içten içe. Manej yolunda küçük bir ısınma turu sonrasında, her temel binicilik eğitiminde olduğu gibi lonj için hocamın etrafında Sezar ile dönmeye başladık. Sezar bir taraftan daireler çizerken ben de üstte düşmeden kalabilmeyi deniyordum. Zannederim ilk on dakikayı beraberce böyle geçirdik.

Sonrasında ise hocamın isteğiyle benim otur kalk yapma girişimlerim başladı. Uzaktan ne kadar da kolay gözüküyordu oysaki. Ne vardı canım bunda ve ne kadar zor olabilirdi ki? Neticemizin eyerle temasını kesiyor ve ayaklanıyor sonrasında ise neticemizi yine eyere bırakıyorduk. Keşke göründüğü kadar basit olsaydı ama o iş öyle değilmiş. On dakikanın ardından karın kaslarım cayır cayır yanıp alev almıştı ve bacaklarım hissizleşip vücudumdan bağımsızlığını ilan etmişti. Bir yandan hareketleri doğru yapma çabası güdüyor, bir yandan düşmemek için uğraşıyor, bir yandan da güzel Sezar’ın canı yakmadan aynı otur kalk döngüsünü devam ettirmek için direniyordum. Tabii ki tahmin ettiğiniz gibi çok fazla dayanamadım. Yarım saatlik ders sanki bitmiyordu. Başlarda “Otuz dakika ders mi olurmuş yahu ne öğreneceğiz bu kadar kısa sürede?” diye içinden artistlik yapan ben, bu sefer “Ya hocaaa bitir artık hocaaaa!” diye naralar atan Yılmaz Vural’a dönüşmüştüm. Kafka’nın “Gregor Samsa”sı bile hayretle gülerdi bu radikal dönüşüme.

Acılar içinde kıvranan ve tüm gün sandalye tepesinde tünemekten hamlamış vücudum ile dışarıya da bir şey çaktırmamaya çalışan halim birbiriyle çelişmekteydi. Zannederim çok da başarılı olamadım ki hocamın o güzel sesini duydum: “Atımızı biraz soğutalım artık.” Galiba yüzümün aldığı garip ifadelerden bir şeyler anlayıp insafa gelmiş ve halime acımıştı hocam. O heybetli Sezar’ın nallarının altında ezilen manej zemini bile otuz dakika son bulduğunda eminim ki benim kadar bitap değildi. Terden sırılsıklam bir haldeydim ve dizginlere sımsıkı yapışan ellerim artık işlevini yitirmeye çok yakındı.

Hocamın direktifleriyle, Sezar için bir “ohhhooo” nidası atıp dizginleri kendime doğru çektim. İşte atı durdurmayı da başarmıştım. Komutlarımı dinletebiliyordum. İlk ders için güzel bir gelişmeydi. Ben binicilik için doğmuştum. Zaten yedi kıtada, evet evet buzullarla kaplı Antartika da dahil, at koşturan bizim atalarımız değil miydi? Bu iş benim doğamda vardı zannedersem ama hesaba katmadığım bir şey vardı. Atımı durdurmayı becermiş ama atımın üzerinden inmeyi henüz halledememiştim çünkü ayaklarımı üzengilerdim çıkarabilmiştim ama tutmayan sağ ayağımı atın arkasına doğru uzatıp da eyerden güç alarak yerle temas edememiştim. En sonunda bu nizami iniş şeklini bir nebze de olsa sağladım zor da olsa. Yakışıklı atım Sezar’ı teşekkür mahiyetinde bir kez daha sevdim. Gayet güzel geçen otuz dakika için şükranlarımı iletip “Haftaya görüşürüz.” dedim.

Bu kez de yerde bir mücadele başlamıştı ki adım atamıyordum. Aklımdan geçirdiklerimle ortaya çıkan manzara aynı değildi ve ayaklarım bana itaat etmiyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum bir süre öylece bekledim ki normale dönebileyim. Biraz kaygı bolca kahkahalar eşliğinde yeni yürümeye başlayan bir bebek edasıyla ilk adımlarımı atabildim sallanarak.

İlk dersim sona ermişti. Her ne kadar yorgun düşsem de Sezar’ın adımları arasında eriyip giden o otuz dakika muazzam keyifliydi. Bambaşka bir tecrübe yaşamıştım. Bir canlıyla icra edilen tek spor olan binicilik hayatım böylece başlamış oldu işte. O binicilik ki başka bir canlı ile beraberce hareket edebilmeyi ve uyumlu olabilmeyi gerektiriyordu. Bunun için de iyi bir disiplin ve sıkı çalışma şarttı. Dahası, eğer profesyonel anlamda bir şeyler yapılmak isteniyorsa sanki tek bir vücutmuş edasıyla hareket edebilme kabiliyetini gerektiriyordu bu spor. Evet, belki bu yaştan sonra Bold Pilot’ın torunlarıyla beraber Gazi Koşusu’na katılmayacaktım ya da dresaj eğitimlerinde boy göstermeyecektim ama hobilerimin arasına bir yenisini daha eklemiştim. Rutin ve monoton akıp giden beyaz yakalı günlerimi biraz daha renklendirme şansını yakalamıştım. Şimdi ise ilerleyen zamanlarda Sezar’ı dörtnala koşturabileceğim ve “maviliklere süreceğim” günleri düşlüyorum.               

Geri Bildirim